KORKUYU BEKLERKEN..basında

Yaratılmak istenen ‘korku imparatorluğu’na sahneden tepki:

KORKUYU BEKLERKEN

ANKARA(Cumhuriyet Bürosu)  Öteki Tiyatro’nun yeni eseri “Korkuyu Beklerken”, günümüz Türkiye’sinde iktidarca yaratılmaya çalışılan ‘korku imparatorluğu’na bir tepki olarak sahneleniyor.       Oğuz Atay’ın kaleme aldığı Murat Karahüseyinoğlu’nun oyunlaştırıp yönettiği oyun, her Cuma ve Pazar günü izleyici ile buluşuyor. Öteki Tiyatro’nun kurucusu ve oyunun yönetmeni Murat Karahüseyinoğlu, eserin konusunu izleyiciye şu sözlerle anlatıyor:

“O, yalnız yaşayan biridir. Bir gün, anlaşılmayan bir dilde yazılmış bir mektup alır. Üniversitede ‘ölü diller’ üzerinde uzaman olan arkadaşına götürdüğü/okuttuğu mektup, “size bildirene kadar evinizden çıkmayın…” anlamında bir uyarıdır. O, eve kapanır..Korkuyla..Korkuyu beklemeye başlar.”

sorun ‘bulma’, ‘yazma’, ve özellikle de ‘yaratma’ sorunu değildi, sorun ‘olanı fark etme’,‘olanda derinleşme’sorunuydu..yeni bir şey değildi aradığım..yeni bir şey de yoktu sanırım.. bu noktada ‘oyunlaştırma’ ve ‘yeniden anlatma’ nın benim algıma, beklentilerime daha uygun olduğunu düşünmeye başladım.. daha ne kaldı diyerek kendi içime döndüğümü hatırlıyorum.. bilebildiğim kadarıyla işte her şey bitmişti..karahüseyinoğlu,murat

Fatih AL, Emre ERDEM, Yılmaz ANGAY, Nurkut İLHAN, Ümit KOYUNCU, Güneş Bozkır’ ın rol aldığı oyunun dekoru, kostümleri ve ışık düzeni de Murat Karahüseyinoğlu’na ait.

Oyun her Cuma saat 20.00’de, her Pazar saat 16.00’da, Gazi Mustafa Kemal Bulvarı 114-C Maltepe adresinde yer alan Öteki Tiyatro’da izleyicisi ile buluşuyor.

                                                                       
Cumhuriyet Gazetesi-Ankara Eki- 2009

Öteki Tiyatro Oğuz Atay’dan ‘Korkuyu Beklerken’i sunuyor

 ‘Gizli mezhep’ten ‘Ergenekon’a

 SAHNEDEN-Ayşegül Yüksel- Cumhuriyet (7 temmuz –Salı)

Öteki Tiyatro’dayım. ‘Korkuyu Beklerken’in sahnedeki sunumunu izliyorum. Oğuz Atay’ın 1970’li yılların başında gün yüzüne çıkan bu 60 sayfalık-uzun öykü/kısa roman kıvamındaki- metni bir iç monolog niteliği taşır. “Tek başına konuşma’/’yüksek sesle düşünme’, tiyatronun bilinen tekneklerindendir. ‘Tek kişilik oyun’ olgusu ise çağdaş tiyatronun vazgeçilmezlerinden.. Ne ki metni tiyatrolaştıran Murat Karahüseyinoğlu, ‘tek kişilik’ olması  beklenebilecek sahne olayına başka kişiler, bu kişilerin sunduğu görsel işitsel özellikler yoluyla da farklı göstergeler katmış. Böylece öyküyü okumakla, sahnedeki performans metni’ni okumak arasındaki benzerlikler korunurken, yapıtın bütününe ters düşmeyen farklı algılama boyutları da oluşmuş.

‘Korkuyu Beklerken’,’gizli mezhep’ olarak yorumlanan –varlığı/yokluğu kanıtlanmamış- bir örgütün yarattığı ‘korku’ üstünedir. Nedir bu ‘korku?’ Soru, Yıldız Ecevit’in, Oğuz Atay’ın biyografik ve kurmaca dünyasını anlattığı ‘Ben Buradayım’(iletişim Yay.,2005) başlıklı kitabında ‘yaşama korkusu’ olarak yanıtlanır. (Ecevit, bu kavramı Kafka’nın ‘Yuva’ adlı öyküsü bağlamında dile getirenin Atay’ın kendisi olduğunu da belirtmektedir). Bu özellikleriyle ‘Korkuyu Beklerken’, doğaya ve topluma yabancılaşmış, kültürel klişelerin dışına çıkmakla çıkamamak arasında bocalayan, yalnızlaşmış ve çözümsüz bir bunalım aşamasına gelmiş bireyin kendi kendisiyle ve varoluşuyla hesaplaşmasının anlatımı olarak nitelenebilir.

‘Korkuyu Beklerken’i sahnede somut görsel ve işitsel öğelerle sarmalanmış olarak izlediğinizde başka yapıtlara ilişkin çağrışımlar da geliyor gündeme. Bir yanda, varoluşun çözümsüz bunalımından kurtulma yolunu ‘Godot ile buluşma’ yanılsamasında arayan iki evrensel ‘palyaço’nun (Vladimir ve Estragon’un) tek bir bedende bütünleşmiş olarak ‘bekleyiş’i vardır.(Godot’yu bekleme’nin içerdiği gerilim ve korku öğelerini göz ardı edebilir miyiz Beckett’in oyununda)

Bir başka boyutta ise Gogol’ün yalnız öykü olarak değil, sahne gösterisi olarak da klasikleşmiş-’Bir Delinin Hatıra Defteri’ yapıtının içerdiği, evin duvarları arasına sıkışmışlığı, başkalarıyla her türlü iletişimin kopuşunu, yaşamın toplumsal düzeyde akışının dışına çıkışı, yalnızlık içinde kıvranışı ve sonunda düş ile gerçek arasındaki ayrımın yitişini çağrıştıran özellikler görülüyor.

Performans metninde yansıyan bu örgeleri baştan sona sarıp sarmalayan ‘Kafkaesk’ atmosferdir.(Yıldız Ecevit’in belirlemelerini kullanırsak, ‘korku, güvensizlik, yabancılaşma, umarsızlık, umutsuzluk, yalnızlık, anlamsızlık, iletişimsizlik, terör, dehşet, suç, ceza, yargı’ kavramlarının iç içe geçtiği bir sıfattır ünlü yazar Kafka’nın adından türetilmiş ‘Kafkaesk’ sıfatı…)

Duyarlı bir yorum

 Her üç yazarın da Oğuz Atay’ın düşün dünyasında yeri olduğu bilindiğine göre, sahne olayına yansıyan bu özellikler de şaşırtıcı değildir. Tiyatroda olduğu kadar sinemada/televizyon alanında da deneyimli olan uyarlamacı/yönetmen Karahüseyinoğlu, yarı karanlıkta devindirdiği kısa ve kesik konuşan ‘siyah elbiseli/resmi görevli’ kişilerin varlığıyla, bireyin egemen güçlerce kuşatılmışlığının getirdiği korku’yu, suç/yargı/ceza olguları karşısındaki ‘endişe’ durumunu ön düzeye alarak, Atay’ın metninin dışına çıkmaksızın ‘Ergenekon soruşturmaları’na dek uzanan bir çağrışımlar zinciri oluşturmaktadır.

Atay’ın kişisini  bağıntılı olduğu tüm çağrışım alanları içinde duyarlı bir yorumla canlandıran Fatih Al iki saati aşan soluklu performansını, bireyin kendisine  yönelttiği ‘kara alay’ı da ‘buruk’ bir yaklaşımla kotararak bütünlüyor. Bireyin kendisini ‘kara alay’ın hedefi yapma yolunda iki ustadan ilki Vüs’at O.Bener, ikincisi de büyük dostu Oğuz Atay değil mi? Fatih Al, Lyons en başarılı erkek oyuncu ödülüne değer bulunurken, ‘siyah elbiseli’lerin şefi konumundaki rolünü ve başka küçük kompozisyonları da abartmaya izin vermeyen yalın dokunuşlarla kotaran M.Nurkut İlhan da övgüye değer bir oyunculuk sunuyor. Öteki küçük rollerde emeği geçenler de Yılmaz Angay, Uğur Çakıroğlu ve Güneş Bozkır.

Ankara’nın unutulmuş bir tiyatro salonunu yeniden yaşama geçirdikten sonra varlığını ‘sıradan olmayan’ işlere adayan Murat Karahüseyinoğlu’nun Öteki Tiyatro’sı 11 yaşını sürüyor…. Korkuyu Beklerken’ algılama yoğunluğu gerektiren bir oyun. Bu nedenle, en az yarım saat daha kısa olması gerekir. Ne çare, uyarlamacılar, yazarlara kıyamıyorlar.

*************************

 SAHNE DERGİSİ – Türel Ezici

Karahüseyinoğlunun Korkuyu Beklerkeni oyunlaştırması, giderek yoksullaşan  tiyatro yazınımıza yaptığı katkı düşünülürse, hiç kuşkusuz çok önemli, kutlanası bir çaba.

Tiyatroyu / sinemayı  kuramsal, sanatsal, teknik bakımdan iyi bilen bir yönetmen olan Karahüseyinoğlu, sinevizyonla desteklediği incelikli çevre/ışık düzeniyle başarılı bir sahneleme gerçekleştirmişti. Gerçekçi tiyatroyla modern sonrası tiyatronun uylaşımlarını birlikte kullanarak Atayın düşünsel evrenine yaraşan deneysel bir performans ortaya koymuş.

 Tavizsiz, ciddi çalışılmış bir Oğuz Atay sahnelemesi izlemek isteyenler 2009-2010 sezonunda da Öteki Tiyatroda Korkuyu Beklerkeni seyredebilirler.

Korkuyu Beklerken Öteki Tiyatro

Serkan Fırtına – (Tiyatro online 1.ŞUBAT.2010)

Ülkemizde garip şeyler olmaya devam ediyor. Nasıl yaklaşalım neresinden tutalım bilmiyorum. Mantık denilen dizgenin kopması sonucunda yaşananları anlamlandırma konusunda bile sıkıntı çekmekteyiz…

Korkuyu Beklerken Oluşan Yeni Korkular!…

Ülkemizde garip şeyler olmaya devam ediyor. Nasıl yaklaşalım neresinden tutalım bilmiyorum. Mantık denilen dizgenin kopması sonucunda yaşananları anlamlandırma konusunda bile sıkıntı çekmekteyiz. Öteki Tiyatro’nun sahnelediği, Oğuz Atay’ın Korkuyu Beklerken adlı yapıtından uyarlanan oyuna sahnede sigara içildiği gerekçesiyle il sağlık müdürlüğü görevlileri tarafından cazai işlem uygulanmış. Aslında bu cümlenin ötesinde bir şey yazmak belki gereksiz ama bu konuda seslerin çoğalması ve çok sesli bir koro oluşması gerektiği inancındayım.

Sigara yasağının gerekli ya da gereksiz olması tartışmasına girecek değilim. Ancak kapsamının ne olduğu konusu gerçekten tartışılması gereken bir nokta. Aslında bu olay ilk değil, geçenlerde Muhsin Ertuğrul Tiyatrosu’nun açılışında sahnelenen oyunda sigara içilmesi nedeniyle oyunu izleyen sağlık bakanı “keşke yasak delinmeseydi” diye bir açıklama yapmıştı. Belki de demeçten sonra yola çıkan iki memur, Öteki Tiyatro’nun sahnelediği Korkuyu Beklerken oyunun peşine düştü. Oyuna seyirci gibi girerek iki bilet alan görevliler oyunun izledikten sonra kulise gidip ceza uygulamasına geçmişler.

Oğuz Atay’ın penceresinden bakmaya çalışırsak bu olay hem küçük hem de büyük! burjuvanın düştüğü aymazlığın bir göstergesi olarak karşımıza çıkar. Sigaranın sağlığa ne kadar zararlı olduğunu enteresan yöntemlerle engellemeye çalışan ve bunun üzerinden ilerleyen bir düşünce doğal olarak tiyatro ve diğer sanatlara da edep verecek bir yönelişe girmesi muhtemel sonuçlara neden olmaktadır. Sanki ülkedeki “tecavüz” “cinayet” “aile içerisinde vahşet” tamamen çözüldü geriye oyunlarda karakterlerin içtiği sigaranın topluma olan zararları kaldı. Az gelişmiş bir düşünsel yapının sigara yasağı da ancak böyle olur. Şimdi düşünelim; Heykel, resim ve plastik sanatlardaki yapıtlarda da sigara kullanımını yasaklamaya başlarsak tüm sanatın bundan ne derece etkilendiğini hayal edelim. Sonuç tamamen bir facia olur. Gerçeğin katlanılamazlığına bir alternatif olan sanat bu kez gerçeğin içeriğinden tamamen uzaklaşarak sadece görevsel bir nitelik kazanarak iyi aile çocuğu! yetiştirme alanlarına dönüşür.

Zaten çocuklara yönelik oyunlarda kesinlikle kullanılmayan sigaranın, tamamen 18 yaş üzerine hitap eden seyirci kitlesine karşı kullanımı onların Allah göstermesin bir sigara bağımlısı haline gelmelerine neden olabilir diye düşünülüyor olsa gerek. Çünkü sağlık bakanı bu konuda, “tiyatro izlemeye çocuklarımızla gidiyoruz” diye bir açıklama yapmış. Oyunu sahneleyen Murat Karahüseyinoğlu oyunu ısrarla yetişkinler için sahnelediklerinin üzerinde duruyor.

Sahne, binlerce yıl boyunca yaşamın bir arenası işlevi taşır, iyi, kötü, güzel, çirkin sadece repliklerle değil görsel öğelerle insanlara sunulur. Bu noktada oluşan bir sınırlandırma ister politik nedenlerle olsun ister sigara yasağı ile olsun sansür mekanizması gerçeğini doğurur. Önemli olan bu düşüncenin sadece sigara yasağı ile yetinmeyeceği gerçeğini kavrayabilmektir. Hemen sonrasında sahnede alkol ve uyuşturucu kullanımının da yasaklandığını düşünelim. Bu sefer sahnede yaşamayan silik insanlar görmeye başlarız ve gerek sanatın üreticisi gerekse de tüketicisi açısından sanal bir dünya ortaya çıkmış olur.

Yasakların bireyler üzerindeki etkisinin sonuçları ise ayrı bir yazının konusu olmaya aday bir durumdur. Sigaranın alkolün hatta uyuşturucunun bu kadar sert yasaklar dizgesi ile örülmesi sonucunda bireyler üzerinde psikolojik açıdan cazibeli bir hale gelmiş olmaları gerçeği göz önünde tutulmalıdır.

Asıl merak ettiğim yasakla beraber, cezayı uygulayan iki memur ve onların dünyası, acaba tiyatroya ilgileri ne boyutta nasıl bir görev bilinci ile bu işlemi gerçekleştirdiler. En azından “Korkuyu Beklerken” ile tanışmalarını olumlu sayalım diyeceğim ama o da kendimizi kandırmaktan öteye gidememiş olacak.

Oğuz Atay, Tehlikeli Oyunlar romanında, Hikmet karakterinin Albay ile oyun yazma sürecinde sigara yasağını da ele almamaları nedeniyle yapıtının edebi açıdan eksik bir duruma geleceğini düşünmemiş olduğu için suçlanabilir. Oyunlarla Yaşayanlar’da başkarakter Coşkun Ermiş oyun yazmaya çabalarken eminim bu konuya değinmediği için kendini üzgün hissedecektir. Korkuyu Beklerken’deki karakterimiz içinse olan oldu zaten. Sıkıntısını dışa vururken sigara yerine keşke abur cubur yeseymiş. Tutunamayanlar’da Selim ve Turgut ise, şimdiden isyan bayraklarını çekmiş olmalılar. Yaşadıkları tüm çelişkilere bir de sigara yasağı sorununu eklemeleri gerekirdi ama ne yapsınlar geleceği bu noktada kurgulayamadıkları için ne yazarına ne de onlara kızmak gerek. Türkiye’nin ruhunun bu noktalara geleceğini bilemezlerdi ya!

 

EKŞİ SÖZLÜK..buruegel

“…yalnızlık, hafızayı zayıflatıyordu. elbette! kimseyle konuşmuyordum ki. sonunda, bakkal çırağıyla konuştuklarım dışında her şeyi unutacaktım. konuşmalıydım, bağırmalıydım, öğrenmeliydim. mektupla doktora yapmalıydım; mektupla doçent, mektupla profesör olmalıydım. resim bilgimi, genel kültürümü mektupla ilerletmeliydim. mektupla bir üniversiyete öğretim üyesi olmalıydım; belki bir süre sonra da mektupla üniversitede ders vermeye başlamalıydım. her şeyden önce konuşmalıydım. ayağa kalktım. hemen başlamalıydım, bir şeyler söylemeliydim. konuşmayı unutmak üzereydim. kendimi anlatmalıydım. kendimi göstermeliydim…”
seyirciyi fazla uzun sürdüğü ve metinlerle çok yorduğu için zaman zaman sıksa da, Fatih Al’ın oyunculuğuyla bütünleşmiş Oğuz Atay cümleleri sahnede izlenmeye değer

EKŞİ SÖZLÜK – hukumsuzum

öteki tiyatro da bu oyuna geç kaldık diye koşa koşa giderken oyunu bizim için geciktirdiklerini söyleyen biletçi ablama selam eder; oyuna, oyuncularına, emeği geçen herkese teşekkürü bir borç bilirim.

tabi ki oğuz atay babamızı da unutmamak lazım, erken gittin be hacı demek isterim kendisine, biryerlerde bir gün karşılaşırsak teessüflerimi bildirmeden edemeyeceğimdir lakin karşılıklı iki tek atsak hiç fena olmaz.

EKŞİ SÖZLÜK – okuzperspektif dinlemez

2010 odtü tiyatro şenliği’nde öteki tiyatro tarafından sahnelenmiş oğuz atay öyküsü. metni okumamış bir insan olarak gerek söyleşide gerek oyundaki -oğuz atay temposu budur, başka şekilde oynanmaz- tavırlarından dolayı oyundan hiçbir şey anlamadım kendi adıma. hayır söyleşiden bir şey anlamamayı geçtim ama izlediğinden de bir şey anlamayınca vakit kaybı oluyor. ana karakterin verdiği es ler oyunun adının -neyi beklerken?- diye tekrar tekrar sorulmasına yol açtığını düşünüyorum. velhasıl metni bir ara okumak istiyorum çünkü tat alamadım beklerken.

OĞUZ ATAY TİYATRO’DA

SEÇİLMİŞ ACILAR (BİR+ Ahmet GÜRATA- Nisan 2010)

Ne demiştik:”Birileri ‘Tehlikeli Oyunlar’ı sahneliyorsa gidip görmemek olur mu? Peki ya birileri de “Korkuyu Beklerken”i sahneliyorsa? Bizden söylemesi, bu baş yapıtı da Ankaralı ekip Öteki Tiyatro sahneliyor. İşin içinde bir de sigara hikayesi var ki, tam Oğuz Atay’lık. “Korkuyu Beklerken”i oyunlaştıran ve yöneten Murat Karahüseyinoğlu ile oyuncu Fatih Al’ı dinliyoruz.

Yazılmış onca oyun varken, bir hikâyeyi oyunlaştırmak nereden aklına geldi?

Murat Karahüseyinoğlu: Aslında yerli ya da yabancı oynayabileceğimiz çok metin yok ya da bana öyle geliyor.. Olanların neredeyse tamamı  bir tez ve bu tezi ispat için kurulmuş olaylar dizisi içeriyor.. oyunun içindeki öğelerden birini kaldırdığında ise bu özenle beslenen/desteklenen tez, tez olmaktan çıkıveriyor, kurduğun yapının tamamı çöküyor.. Bir düşünceyi izleyiciye empoze etmeye/kakalamaya çalışan bu işportacı tavrını sevmiyorum..böyle oyunlarıysa hiç..

Haldun Taner gibi bunu gayet şık yapmış olan birkaç yazarımız dışında, benim anlayışıma uygun oyun yok gibi geliyor..Bir de ‘yazmak’ değil de, bulmak, keşfetmek, olanda derinleşmek benim için sanırım daha önemli. Bir anlamda, tanrılığa soyunmak değil de peygamberce yaymak ve iletmek… Bu sebeple ‘oyunlaştırmak’ kıymetli, kolaj önemli. Çok tiyatro gibi değil yaptıklarım, ‘gösteri’ye daha yakın sanırım…

“Korkuyu Beklerken”e gelecek olursak…

M.K: Oyunla kurduğum ilişkinin 20 küsur yıllık bir geçmişi var. 1980’lerde Oğuz Atay’ın külliyatı yeniden yayınlanmaya başladığında biz üniversitede 4. sınıftaydık. O zamandan beri üzerinde çalıştığım bir metin. Ağırlıklı olarak tek bir mekânda geçmesi, tek bir ana karakter üzerine kurulu olması, “Evet, bundan oyun olur” diye düşündürtmüş olmalı.

Senin Oğuz Atay’la tanışman ne zamana rastlıyor?

Fatih Al: Açıkçası, benim ilk tanışıklığım Öteki Tiyatro’da oldu. 2003’de buraya geldiğimde Murat Karahüseyinoğlu’nun önümüze koyduğu ilk metinlerden biriydi “Korkuyu Beklerken”. Sonra araya başka oyunlar girdi. Öteki Tiyatro’dan uzak kaldığım bir dönemde Murat abi telefon etti ve “‘Korkuyu Beklerken’i oynamak ister misin?” diye sordu. Ciddi anlamda tanışma işte ondan sonra başladı.

Bir yazar olarak Oğuz Atay’ın sizdeki karşılığı nedir?

F.A. İnsana “yazdım, bir kenara koydum, al artık ey okuyucu” demiyor. Yazdıkları sanki insanın içinde dolaşıyor. Adeta o anda söyleniyormuş ve bu süreçte de insanın içinde dolaşıyormuş gibi bir his… Haddimi aşan bir yorum olacak ama, ben onun eserlerini varoluşçuluğun Türkiye’deki karşılığı gibi düşünüyorum. Nasıl Haldun Taner Brecht’i başarılı bir şekilde yorumluyorsa, Oğuz Atay da varoluşçuluk adına yazılabileceklerin bir karşılığını sunuyor gibi geliyor bana. Doğu-Batı arasında sıkışmışlık, uyumsuzluk, tutunamamak… Bütün bunlar, Türkçe yazıyor olsalar, Sartre’ın ya da Camus’nün konu edinebileceği meseleler.

M.K. Bir yazar olarak önü sonu bireyin yaşadığı sorunları anlatıyor. Hep başka biri gibi anlatıyor olsa da, anlattığı tamamen kendisi ve neredeyse birebir yaşadıkları. Bir yazarın acısını bu kadar samimi biçimde anlatması kolay rastlanan bir şey değil. Zira yazarken çoğu zaman taklit ve özenme devreye girer,  çoğu yazar, sırf oynamış olmak için kelimelerle oynar.

Oğuz Atay ise pek çok şeyden acı çekiyor ve bu ‘seçtiği bir şey değil’. Bu sebeple de acısı katlanarak artar. Bende ya da bizde de farklı değil durum ama beni rahatlatan ‘acımı seçmişliğimdir’. İnsanı özgür olduğu tek yer burasıdır, neden acı çekeceğini seçme özgürlüğü… Yani’acı sabit’tir.

Oğuz Atay okuyucuyla ve seyirciyle nasıl bir ilişki kuruyor?

M.K. Yaşadığı süre içinde kuramamış..Şimdi, o yokken olan şeyin adı da ilişki midir bilemem. Varlığının/yazdıklarının hayatımızı kolaylaştırdığı kesin..

F.A. Hepimiz arasında söylenmeyen, birbirimizden sakladığımız, bildiğimiz halde karşıdakinin gözünün içine bakıp sustuğumuz bazı şeyler vardır. Oğuz Atay, bunları çok güzel ve ironik bir şekilde açığa vuruyor. Önsözleri yadırgamak mevzuunda olduğu gibi… Bu da karakterlerle seyirci arasında bir ortaklaşma yaratıyor.

M.K. ‘tiyatro hayatın aynasıdır’ denir ya…İşte o aynada yansıyan adam benim… Kendime nasıl gülüyorsam, ona da öyle gülüyorum. Güldüğüm zaman ona değil de, kendime gülüyorum.

Hikayeyi oyunlaştırırken ve sahnelerken ne gibi sorunlarla karşılaştınız?

M.K. Esas sorun, ‘o’ dediğimiz karakterin iç ve dış sesleri… Birken iki üç kişi olmalar… Bunu hikâyedeki tüm soyutlamaları ‘gerçeklik’ boyutuna taşıyarak aştım. Öte yandan, bildiğimiz çerçeve sahneye uymayan bir oyun. Öteki Tiyatro’yu tamamladıktan sonra, buradaki açık sahneye çok uygun bir oyun olduğunu fark ettim… Bunu televizyon ile beyazperde arasındaki farka benzetiyorum. Tiyatroda normal çerçeve sahnede televizyon seyrediyor gibi oluyor izleyici. Böyle bir sahnedeyse perdede izlediğin siyah-beyaz filmlerin alan derinliği var. Buradaki kapı gerçek kapı gibi, arka plandaki mesafeyi de kolayca algılayabiliyorsunuz. Oyuncunun sahnede gidip gelişi de başka bir anlam kazanıyor. Bu anlamda, herhangi bir dekor olmaması ve siyah zeminin üzerinde yer alması önemli.

F.A. “Korkuyu Beklerken” alışıldık serim, gelişme, sonuç çizgisinde ilerlemiyor. Bir doruk ve dönüşüm noktası içermiyor. Bu anlamda, seyretmesi zor bir oyun. Belli bir yoğunlaşma gerektiriyor. Seyri bu kadar zor olan bir şeyi seyirciye nasıl izletirsiniz? Bu her oyunda canımı yakan bir şey… Bazı yerlerde oyunun seyri yükseliyor, bazı yerlerde düşüyor. Ama tüm oyun boyunca seyircinin ilgisini ayakta tutmaya çalışıyoruz. Bu çok ciddi bir sınav. Ben de her oyunda o sınava giriyorum.

Kimi ‘akıldışı’ unsurların yer almasına karşın gerçekçi bir oyun bu. Bunun için nasıl bir yöntem izlediniz?

M.K. Oyunlarımızın hayata değen bir şey olmasına önem veriyoruz. Ben klasik tiyatronun üç birlik kuralına uymayı ya da metni uydurmayı seviyorum. Eylemin ağırlıklı tek bir karakter etrafında dönmesi, belirli bir zaman dilimi ve tek bir mekan. Oyunda günler, aylar hatta mevsimler geçer ama sanki tek bir geçmişçesine bir illüzyon yaratılır.

Oyundaki karakter, kırılgan ve çocuksu. Tıpkı diğer Oğuz Atay karakterleri gibi. Bunu canlandırırken nasıl bir yol izledin?

F.A. Hiçbir zaman bu metindeki Oğuz Atay şu anda nasıl konuşurdu acaba diye düşünmedim. Oyunda değindiğim şeyler aslında benim hayatımda üzerinde gezindiğim şeyler. Metinle kendinizi kolaylıkla ifade edebiliyorsunuz. Bu belki benzer sıkıntıların içinden geçiyor olmakla ilgili… Oyundaki karakter, kendinize dair konuştuğunuzda örtüşebildiğiniz biri. İçinde durup, kendiniz üzerinden, ya da kendinizi o rol üzerinden, onun anlattığı hikâye üzerinden dolaylayabiliyorsunuz. Bir metin üzerinden kendi sıkıntısını dolaylayabilmek oyuncuya büyük bir fırsat sunuyor.

Aslında bizim hiçbir oyunumuz birbirine benzemiyor. Aynı metni oynuyoruz ama her gösterimde başka bir şey oluyor. Örneğin, bugün arayla birlikte 2 saat 20 dakikayı buldu. Oysa 1 saat 55 dakikaya kadar düştüğümüz oldu (gülüşmeler). Bu oyunun ritmi ve aradaki suskunluklara ne kadar zaman ayırdığınızla ilişkili. Ben, oyuna girerken hayatı dışarıda palto gibi askıya asabileceğimize inanmıyorum. Hayatla beraber geliyorum ben buraya ve bu durumu karşılayabilen bir yazarla karşılaşmış olmaktan dolayı çok mutluyum. Bu oyunda hayatı asmam gerekmiyor, onunla birlikte giriyorum sahneye. Bu durum bana öyle çok destek veriyor ki, ne istersem söyleyebilecekmişim gibi geliyor. Oğuz Atay oyunculuk açısından bu kadar uçsuz bucaksız bir ilişki sundu bana. Bu da metni sergilemekten daha özel bir şey gibi geliyor bana.

Hikâyedeki korkuyu nasıl yorumluyorsunuz?

M.K. Aslında üzerinde bu kadar çalıştığım halde, metni yeterince anlamadığımı oyunu sahneye koyarken fark ettim. Bu genelde tüm edebi metinler için geçerlidir. Yazarın söylediğini onun dediği gibi anlayabilen, yüz seyirciden ancak beşidir herhalde. Bu benim için de böyle oldu. Oyunun kaç versiyonunu yaptım ama hiç böyle düşünmemiştim. Kendi kendime “iyi ki daha önce yapmamışım” dedim. Sahneleme sürecinde, hikayede biraz soyut gibi duran şeyin aslında ne kadar nesnel ve somut olduğunu, devlet ve dinin en önemli iki baskı aracını oluşturduğunu gördüm… Oyunda din ve devletin resim karşılığını koyunca, öykü kendine geldi, tamamlandı. Görünmeyen birden görünür oldu. Bu sayede, Oğuz Atay’da daha örtük olan bu iki unsur biraz daha ortaya çıktı.

Ama, korku biraz da paranoyayla ilişkili bir kavram değil mi? Kaynağının illa görünür olması gerekmiyor.

M.K. Bu konu daha soyut alınabilir elbette. Ancak o tür paranoyaların tiyatroda bir karşılığı olmadığını düşünüyorum ya da bende yok, çünkü sonu yok. Bir karşılık bulduğunuzda da, bu kolayca şova dönebilir. Edebiyatta ya da sinemada daha hoş durabilir ama tiyatroda sanırım ya da ‘korku özelinde’ bu böyle değil. Tiyatroda, tıpkı bir boks maçı gibi, tarafları görmek gerekiyor. Ancak, o zaman algı sağlam oluyor. Gene bir şey öneriyor değiliz ama gösteriyoruz…

Korku ve baskı bugün de güncelliğini sürdürüyor…

M.K. Devlet ve din adına uygulanan baskının niteliği de niceliği de gözle görülür bir şekilde arttı. Birey ikisinin arasında sıkışmış durumda. Bu her yerde yaşanıyor. Üstelik yüzyıllardır böyle. Oğuz Atay, “Günlük”te şöyle diyor: “Herkes korkmalıdır ama ceza da uygulanmamalıdır. Müeyyideler hayatı zehir edecek kadar korkutmalıdır ama isyan ettirecek kadar kesin olmamalıdır. Neyin ne olduğu, hangi suçun cezası ne kadar olduğu bilinmemelidir”. Atay’ın da dediği gibi, aslında bu karşılıklı bir oyun, “bağışlanmayan tek suç, bu oyunu fark etmek, bu oyuna karşı çıkmak”.

Oyunda anlatılmak istenen, bu karşılıklı oyunda insanın kendisini var hissedebilmesi… Bu hepimizin temel sorunu. Kendimizi var hissedebilmek için bir şeylerle uğraşıyoruz. Yazı yazıyoruz, çiziyoruz, boyuyoruz ve hatta herhangi bir tahditi bile var olma gerekçesi kılabiliyoruz. Zavallı ve acınası bir durum… Biri “seni seviyorum” dese, bu da bizim için aynı işlevi görüyor.

Bizlerin bilinç düzeyi ve birikimimiz oyundaki karakterden farklı da olsa yaşadıklarımız hiç de farkılı değil…Hem komik hem acı bir hikâye bu. Tragedya ile komedi arasında gidip geliyor.

Oyunun sonunda “iyi şeyler birdenbire olur. Sürüncemede kalınca ancak kötü şeyler çıkar” yazısını görüyoruz. Çıkışsız bir hikâye diyebilir miyiz?

F.A. Bir şeyi kötü diye nitelendirip yadırgadığınızda ya da iyi diye benimsediğinizde, yine de bir çıkış bulmuş oluyorsunuz. Ama hayatı iyi ya da kötü diye adlandıramadığınız zaman çıkışsız bir hale geliyor. “Güle Güle” (Zeki Ökten) filminin bir sahnesinde Metin Akpınar, “Galiba zaman duruyor biz içinden geçiyoruz” der. Gerçekten de, hayat biz içinde olsak da olmasak da, benimsesek de benimsemesek de böyle. Oyundaki gibi, başarısızım deyip en uzak mahalledeki en uzak evde de yaşayabilirim, şehrin göbeğinde de oturabilirim. İkisinde de yaşayacağım şey aynı. Kötü mü, bilmiyorum?

M.K. Tüm bu yaşadıklarımızın ardında/altında/arkasında ‘ne olur bir anlam olsun, bir akıl olsun, bir düşünce olsun’ istiyoruz/diliyoruz..Ancak ‘bu’ sanırım dünyayı yaşanabilir kılar sanıyoruz.. Tüm bu yaşanan saçmalıkların bir anlamının olduğuna, öylesine yaşanmadığına ‘inanmak’ istiyoruz. Bu inanma ihtiyacı sanırım ‘Korkuyu Beklerken’in de taşıyıcısı..Saçma’ya varmadan.. Oğuz Atay, sürekli kuşku duysa da, bunun arkasında bir akıl olduğuna inanmak istiyor. Beckett gibi yazarlara baktığımızdaysa, bu durumun saçmaya, absürde dönüştüğüne görüyoruz. Oğuz Atay’ı farklı ve bir ölçüde de daha insani kılan da bu ‘inanma arzusu’. Öte yandan, bu çok acı verici bir şey. Onun metinlerini melodrama yakın kılan, gülerken bir yandan burnumuzu silmemize neden olan da bu.

Şu meşhur sigara uyarısına da değinelim. Nasıl gerçekleşti bu?

M.K. 15 Ocak’ta Sağlık Bakanlığı’ndan iki görevli geldi. Şikayet üzerine gelmişler. Oyunun gösterimini seyirci gibi bilet alarak izlemişler. Oyun sonunda iki görevli daha geldi. Sahnede sigara içildiği gerekçesiyle, başrol oyuncusu Fatih Al hakkında tutanak tutmak istediler. Yasaya göre ceza kapalı alanda sigara içen kişiye kesildiği için, oyuncuya ceza yazmak istediler. Biz bunun oyuncuyla bir alakası olmadığını, reji gereği olduğunu anlatmaya çalıştık. Cezanın ancak kuruma kesilebileceğini, tutanağın buna göre düzenlenmesini istedik. Görevliler bir türlü emin olamadılar. Sonunda da tutanağı vermek istemediler. “Tutanağı vermezseniz ben imzalamam” dedim ve güç bela bir örneğini alabildik. Uyarı cezası aldık. Bunun arkasından daha ağır bir ceza gelebilir mi bilmiyoruz…derken o da geldi..Çankaya Belediyesi encümeni, inanmayacaksın belki ama oybirliğiyle onamış ve şimdi 500 TL lik  cezamız kesinleşti.. Mahkemeye gidecek ve bu saçmalığın peşini bırakmayacağız.. Bu kararın gerisinde ne kadar ‘akıl’ arasak da yok sanırım..

Buna göre, oyun açıkhavada sergilense bir sorun olmayacak, öyle mi?

M.K. Bu konu yasada düzenlenmemiş. Bir tiyatro oyununda sigara içilince, kapalı alanda sigara içilmiş mi olur? Oyunda örneğin bahçede sigara içiliyorsa, orası açık mekân sayabilir mi? “Korkuyu Beklerken”de ‘mütemmim cüz’ diye geçer hani. Bahçe evin bütünlüğü içinde sayılır mı diye avukat arkadaşına danışır. Bu kapalı alan meselesi de böyle bir şey.

Konuyu bir ceza hukukçusuna danıştık. O da futboldan örnek verdi. Futbol sahasında bir mücadele yaşanıyor ve sonucunda sakatlanmalar, yaralanmalar olabiliyor. Ama hiçbir oyuncu, birinin bacağını kırdı diye mahkemede yargılanmıyor. Çünkü o alanın kendine göre iç hukuku var ve yargı buna karışmıyor. Tiyatronun da bu kapsamda değerlendirilmesi gerekir. Yani oyunda içki içiliyor diye içki ruhsatı almamız gerekmiyor. Kaldı ki, Devlet Tiyatrosu’ndakiler de dahil bir çok oyunda sigara içiliyor. Hatta kimi zaman sırf resim değeri olsun diye de kullanılıyor.

Örneğin, bizler de tiyatro binasının herhangi bir yerinde ya da fuayede sigara içilmesine izin vermiyoruz. Bu durumdan memnunuz. Ama vergiler açısından devletin sigaraya önemli bir bağımlılığı da söz konusuyken, satmak ve vergilendirmek serbest ama içmek yasak..

Konuyla ilgili olarak, Sağlık Bakanı Recep Akdağ, sigaranın çocuklar açısından özendirici olduğunu belirterek, Red Kit’i örnek verdi.

M.K. Daltonların elinden silahını alamayanlar, Red Kit’in elinden sigarasını aldılar. Örnek olmak böyle bir şey değil ki. Atatürk sigara içiyordu, içki de. Çocuklara kötü örnek mi oluyordu? Ben Atatürk sigara içiyor diye sigaraya başlayanı duymadım. Öte yandan, Kenan Evren’in fotoğrafta onun elindeki sigarayı rötuşla yok etme çabası çok daha kötü bir örnek bence.

Bu uyarının bir sansür girişimi olduğunu düşünüyor musun?

M.K. Sansür irade ister, akıl ister… Bu kararın ardında öyle bir şey olduğunu, bu gözle izleyecek birinin bile oyunları takip ettiğini sanmıyorum. Bir işgüzarın şikayeti sonucu ister istemez yerinde izlenmek durumunda kalmışlardır. Ama çözümünün olmadığı da ortadadır. Her şeyi sigaraya, hele de sahnedeki sigaraya kadar indirecek bir paranoya da ne yazık ki bu memlekette oldukça yaygın. Broşür faaliyetleri bunlar. Özde ve de köklü bir şey yapılmıyor. Tirübünlere oynuyorlar anlayacağın. Öte yandan, tiyatronun etkisi nedir ki diye sorabilirsiniz. Genelde izleyici sayısından dolayı etkisinin sınırlı olduğu düşünülür, öyledir de, ama özgür düşüncenin gelecek kuşaklara taşınmasını sağlayan önemli bir araçtır da. Tiyatro devrim yapmaz belki ama devrimci yetiştirebilir.

Oyun sergilenmeye devam ediyor. Hâlâ sigara içiliyor mu?

F.A. Biraz azalttık (gülüşmeler)… Hatta birinde yakar yakmaz söndürdüm.

M.K. Tabi, görevliler açısından azıyla çoğu arasında bir fark olduğunu sanmıyorum. Ama bu bile oyunu eksiltiyor…Sigarasız haliyle karakter tertemiz bir adam olma yolunda ilerliyor ki bu da hoş bir şey değil.

Basındaki tartışmaların izleyici açısından olumlu bir etkisi oldu mu?

M.K. Sansasyonel bir konu ister istemez ilgi çekiyor. Bir kaç oyundur kapalı gişe oynuyoruz. Örneğin geçenlerde birisi aradı, “oyunda sigara içiliyor mu” diye sordu. Bunun oyunun bir parçası olduğunu, vazgeçmeyi düşünmediğimiz söyleyince de, “bana bu akşama iki bilet” dedi. Sigara içilen oyun diye gelenler var. Bunların olması beklenebilir, ama önemli olan böyle sansasyonel haberlere bakmadan gelen gerçek bir izleyici kitlesi yaratmak gerekliliğidir.

Öteki Tiyatro 12 yaşında. Geriye dönüp baktığında hedeflediklerinize ulaşabildiğinizi düşünüyor musun?

M.K. Bu süreçte kendi oyunlarımızı, metinlerimizi oluşturduk. Bu da söyleyecek bir sözümüz olduğu anlamına geliyor. Kendimiz dilimizi aradığımız için de bildik şablonların hiçbirine gitmedik. Buna özen gösteriyoruz.

Söyleyecek sözümüzün ve kendimize ait bir dilimizin olmasının ayrılmaz bir koşulu da ekonomik açıdan bağımsız olabilmek. Bunun içinde binamızı, salonumuzu kendi kaynaklarımızla kurduk. Tiyatronun kendi ayakları üzerinde durabilmesi için kendine ait gelir kaynakları olması gerekiyor. Hâlâ gönüllük esasıyla çalıştığımız, amatörlük ve profesyonelliği birararada götürdüğümüz için ayakta durabiliyoruz.

Tabi kurumsallaşma eksikliği nedeniyle çeşitli sıkıntılar yaşıyoruz. Senede üç oyun çıkarabilecekken ancak bir oyun çıkarabiliyoruz.

Sıradaki oyuna değinelim…

M.K. Baskın Oran’ın “Kenan Evren’in Yazılmamış Anıları” adlı kitabından yola çıkılarak oyunlaştırıldı.. Adı “Nitekim Musical”. Nisan ayı içinde çıkacağını umuyoruz.. Bunun için de geleceklerini tahmin ediyoruz..

Son söz olarak ne demek isterdiniz?

tüm dokunulmazlıklar kalksın asıl dokunulmaması gerekenlere.. yazana, çizene, çekene, düşünene… sanata/sanatçıya verilsin.

EKŞİ SÖZLÜK – mireille

murat karahüseyinoğlu tarafından oyunlaştırılmış oğuz atay eseri korkuyu beklerken’den sonra hamlet forever isimli oyunuyla da ankaralıların takdirini kazanmış tiyatro.

sigara yasağı mağduru tiyatro.

EKŞİ SÖZLÜK – yağmurdan sonra

sağlık bakanlığının oyun sırasında -evet evet oyun sırasında- başrol oyuncusu tarafından sigara içildiği gerekçesiyle cezalandırdığı tiyatro. insan bunları duyduğuna, okuduğuna inanamıyor, “yok be daha neler” diyecek oluyor. oradaki insanların ne hissettiğini hiç bilemiyorum. ben olsam oyun bitiminde karşımda tutanak tutmaya çalışan denetçileri görsem şaka zannederdim büyük ihtimalle. ne yapsak acaba, sağlığımız bakanlık tarafından ne kadar da önemseniyor diye sevinsek mi?

EKŞİ SÖZLÜK – cemvscem

bir apartmanın eskiden pavyon olarak işletilen alt katında büyük özveriler sonucu kurulmuş, Ankara’nın az sayıdaki deneme tiyatrolarından biri. 2009 başı gibi kapanmanın eşiğinden dönmesine ve halen daha maddi olarak çok ince bir çizgide olmasına rağmen verilmeye çalışılan bu ceza, aslında Korkuyu Beklerken’e birkaç sayfa ekletecek bir hikaye değildir de nedir?

EKŞİ SÖZLÜK – whynot666

artık İstanbul’a taşınmış olan tiyatro topluluğu, Beşiktaş civarında sahne alacağı söyleniyor. Ankara’ya fazla gelen bu topluluğun İstanbul’a gelmesi çok iyi oldu, çok da güzel iyi oldu tamam mı?

EKŞİ SÖZLÜK – tinkebaut

3) öteki tiyatro’nun gişesinde duran şirin abla biraz buruk gibiydi seyirciye. “oğuz atay oyunu olduğu için doluşur şimdi herkes” gibi bir cümle kurdu hafif sitemkar. şimdi tiyatromuzu tanıyalım köşesine geldik. 50 60 kişilik ufak, samimi bir mekan, sahne de ufak. bu açıdan direkt etkileşimler oyunun devamlılığını sağlıyor.
son zamanlarda sık rastladığımız (terim olarak bilmiyorum) olan tekniği burada da gördük. seyirci 10 dakikalık arada da olsa, koltuklarına yeni yerleşiyor da olsa arkada oyuncular günlük işlerine devam ediyorlar. siz kahve almak için kalktığınızda mesela, önünüzde inşaat yapmakla uğraşan işçiler gülüşüp çay içiyorlar, kazma vuruyorlar filan. tabii ki inandırıcılık artıyor.sahne; yatak ve yanındaki ufak kütüphanelikten, pikap ve bolca yabancı-yerli plaktan, bunların karşısında ise ufak bir masa bir sandalye ve bir büyük dolaptan oluşuyor. tabii evin bir giriş kapısı bir de bahçesi var, kahramanımız dış dünyayla bahçeye çıktığında iletişim kurabiliyor.oyunculara gelirsek, baş rolümüz, sinirlenme sahneleri dışında gayet iyiydi. diğer oyuncular da hakkını verdiler rollerinin. birkaç ekleme yapmalıyım. Aatay gibi iç sesi bol kullanan yazarın öyküsünü oyunlaştırmak her babayiğidin altından kalkacağı bir şey değil. ‘korku’ kısmı çok iyi verilmişken ‘bekleme’ kısmı, öyküyü esaslı yapan iç seslerin oyuna katımı zayıf olmuş, ikinci perde ise gereğinden fazla uzatılmış. alkış sonrasında tebrikleri kabul eden (ve malesef etrafında hemen kimse yoktu, biz türkler beğendiğimiz şeyleri takdir etmesini de bilmiyoruz*.) yönetmenin yanına gitmememin nedeni de oyunun sahnelendiği ilk günün, ‘bu kısmı olmamış’ gibi iyi niyetli ve masumane bir yargı için uygun olmayacağını düşünmemdi.

son sözüm odur ki, oğuz atay sevenler muhakkak görsünler -sevmeyen adam zaten uzun entry okumaya kasmaz- pek denk gelmedim ama nasıl bir şey? diye meraklar içerisindeyim, diyen sevgili dostlarımız için de iyi bir başlangıç olabilir.

(not; güzel arkadaşım oyun bir vodvil değil, boyuna kahkahalarla güldün, eğlendin, eyvallah, ok. ama sahnedeki adam acı çekiyordu, komiklik/şakalar yapmıyordu. recep ivedik izlemiyoruz yahu, her sahnede de gülünmez ki.
bu ne büyük ayıptır, ne mene bir schadenfreudedur. vakti zamanında senin gibileri de düşünmüş ki şöyle bir cümle kurmuş atay; “dağılın! kukla oynatmıyoruz burada. acı çekiyoruz.”)—- bitti. aferin bana.

(bu muhteşem öyküye sözlükte on koca sene boyunca etraflı bir eleştiri getirme telaşesi benim gibi bir serseriye kalmış, ilginç. bunca entryi tabii ki sözlük bayanlarına selam etmek için yazdım. )

EKŞİ SÖZLÜK – mucizevihayattakalan

oğuz atay’ın öykülerinin yer aldığı kitaptır. aynı zamandkorkuyu beklerken başlığıyla bir öyküsü de yine bu kitap içerisinde yer alır.

öteki tiyatro, oğuzcuğum atay’ın bu eserini sahneye aktarmış. el ilânlarında(ya da nasıl adlandırmak gerekir, bilemedim şimdi) atay’dan bir alıntıya yer vermişler ki kanımca öykünün ana vurgusunu da çok güzel özetliyor. yani, oğuzcuğum atay’ın bu öyküsünü en iyi şekilde yine başka bir yazısı açıklıyor belki de:

“bizim ‘ilk günah’ımız belki de budur: kapalı sistem yaratıklarının dış dünyaya karşı beslediği korkudur. yaşama korkusudur. futuhat da, herkese ve her şeye boyun eğdirerek bu korkudan kurtulma çabasıdır. dünyayı bir savaş alanına çevirdikten sonra, her yandan düşman saldırısı bekleyenlerin korkusudur. bir şehire kapanıp, bütün ülkenin saldırısını bekleyen sarayın korkusudur bu. sarayı kaleye çevirenlerin korkusudur. kardeşleri tarafından öldürülmeyi bekleyen sarayın korkusudur. her davranışın devlete yöneldiğini sanan paranoyak yöneticilerin korkusudur. kültür korkusudur. matbaadan, şiirden, resimden, felsefeden, hatta dinden korkmaktır bu. halk partisi’nin köy enstitülerinden korkmasıdır, demokrat parti’nin modern resimden korkmasıdır. bazı solcuların modern edebiyattan, modern sanattan korkmasıdır. halkın içinde sivrilen esnafın, eşrafın, mollanın halktan korkmasıdır. korkunun sonu yabancılaşmadır. yeni yazarların kelimeler icat ederek azınlık olma telaşıdır, toplumsal sorunlara eğilerek kendini tanıma korkusudur. kavram kargaşası yaratarak temel kavramlardan uzaklaşma çabasıdır. temel kavramların onu bir hiçe indireceği korkusudur. korku ortadan kalkarsa postunu kaybedeceğinden korkan tekke şeyhinin korkusudur. bunun için müeyyideler gevşektir; herkes korkmalıdır ama ceza da uygulanmamalıdır. müeyyideler hayatı zehir edecek kadar korkutmalıdır ama isyan ettirecek kadar kesin olmamalıdır. neyin ne olduğu, hangi suçun cezası ne kadar olduğu bilinmemelidir. fakat herkes her an, suç işlediği halde kendisine taviz verildiğini hissettiği için başı önünde dolaşır insanımız. bizim ‘ilk günah’ımız budur: cezalandırılmayan küçük günahların toplamı- hoşgörümüz de budur. ayrıca devlet de aynı suçluluk duygusu içinde müeyyideleri uygulamaz. bu bakımdan bağışlayıcıdır. karşılıklı bir oyundur bu. bağışlanmayan tek suç, bu oyunu fark etmek, bu oyuna karşı çıkmaktır. gerçeği aramaktır. bilim bunun için tehlikelidir, felsefe bunun için tehlikelidir, ‘deneme’ bunun için tehlikelidir, roman ve hikâye bunun için tehlikelidir. belirli kalıplar içinde kalan şiir bunun içintehlikesizdir. taklitçi olmayan batıcılık bunun için tehlikelidir.gerçeği arayan doğu bunun için tehlikelidir.”

oğuz atay – günlük – 25 mart 1974

korkuyu beklerken öyküsünü oyunlaştıran ve yöneten murat karahüseyinoğlu da şöyle demiş:

“sorun ‘bulma’, ‘yazma’, ve özellikle de ‘yaratma’ sorunu değildi, sorun ‘olanı fark etme’, ‘olanda derinleşme’ sorunuydu.. yeni bir şey değildi aradığım.. yeni bir şey de yoktu sanırım..
bu noktada ‘oyunlaştırma’ ve ‘yeniden anlatma’nın benim algıma, beklentilerime daha uygun olduğunu düşünmeye başladım.. daha ne kaldı diyerek kendi içime döndüğümü hatırlıyorum.. bilebildiğim kadarıyla işte her şey bitmişti..”

ezcümle
okuyunuz, izleyiniz efendim.

EKŞİ SÖZLÜK – katatonikdeğirmen

yıllardır kapısının önünden geçtiğim öteki tiyatro’ya girmeme vesile olmuş oyundur.

yönetmen: murat karahüseyinoğlu

oyuncular: fatih al, m. nurkut ilhan, ertuğrul kilinçkaya, ümit koyuncu, uğur çakiroğlu

hikayeyi okuyalı epey oldu, oyunu izledikten sonra nedense aklımda yalnızca evin bahçesinin eve dahil olup olmadığını düşündüğü ve öğrenebilmek için avukatı aradığı sahne kaldığını fark ettim. ilginç…özellikle ilk bölümde bazı yerlerde sıkılabiliyor insan (örn. geçişlerde powerpoint aracılığıyla geçen zaman bildirimi ve bunların uzun tutulması). ama oyun güzel olmuş bence.

GERİ DÖN