HAMLET forever…….. basında

Hamlet Forever 

by

William Shakespeare,

adapted and translated

by

Murat Karahüseyinoğlu,

Őteki Tiyatro, Ankara,

12 April 2010

This revival opened strikingly – not with the scene between Horatio and Marcellus on the battlements, but with Hamlet (Fatih Al) delivering his famous “To be, or not to be” soliloquy. The effect recalled the Olivier film of 1948, where a voiceover tells us that this is a tragedy of a man “who could not make up his mind.” In Murat Karahüseyinoğlu’s staging Hamlet’s indecision was not caused by the Ghost’s words, but rather by Claudius’ (Serdar Öztürk’s) treatment of him. While the King treated Hamlet in public with exaggerated respect, it was clear that he did not trust the prince’s motives. Hence Claudius employed Laertes (Alper Avana) as his personal bodyguard while forcing Polonius (Onur Kaya) to observe Hamlet’s every move. Such measures were not really necessary: in this revival Hamlet was a tall, studious figure in a black coat and long scarf, who much preferred to read a book rather than engage in violent activity. Claudius’ behaviour disturbed him to such an extent that he began to question his place in the world.

The Ghost did not appear at all in this revival, but represented a figment of Hamlet’s imagination. His speeches were delivered in voiceover towards the end of the first act, while Hamlet stood alone at the centre of the postage stamp-sized stage, his face contorted with pain. Hitherto the Prince had made great efforts to come to terms with his father’s death; but Claudius’ behaviour towards him brought the memories flooding back. In spite of his sufferings Hamlet had no option but to kill his uncle as soon as he could.

In this interpretation Shakespeare’s play was transformed into a battle of wills between Hamlet and Claudius. Rosencrantz and Guildenstern were omitted altogether, while the two women – Ophelia and Gertrude – were relegated into the background. Hamlet’s exchanges with Ophelia were also shortened: none of the deliberate innuendoes (“Do you think I meant country matters?”) appeared in this translation.  In fact, Ophelia seemed rather a colourless personality, the victim of Polonius’ and Claudius’ repressive paternal rule. When Hamlet told her “I loved you not,” Ophelia replied “I was the more deceived” and glanced apprehensively at Polonius, who lurked in the background listening to every word before passing on his findings to Claudius. When Ophelia lost her wits later on in the production, Claudius observed quickly that her illness sprung “All from her father’s death.” However his guilty expression suggested otherwise; he realized too late that he had been responsible for Ophelia’s losing her mind. Gertrude (Gülin Çakır) soon realized the error of her ways, as Claudius refused to let her speak in public. Most of her lines (for example, during the Player Scene) were removed, save for the phrase “How fares my lord?” which was spoken in a tone of bitter resentment. Gertrude was likewise silenced during the abbreviated scene between herself and Hamlet, where Hamlet kills Polonius behind the arras and accuses his mother of being stained by “the rank sweat of an enseamed bed.” Hamlet simply threw his mother on the bed, stabbed Polonius, turned towards the audience and denounced Claudius as “a murderer and a villain.” Gertrude’s adultery was not really significant for him; what mattered more was that he had disposed of the king’s principal spy (and could therefore move about the court without fear of discovery).

For this interpretation to work, it was important to have two clearly delineated central performances. Neither Fatih Ay’s Hamlet nor Serdar Öztürk’s Claudius disappointed in this respect. As the production unfolded, Hamlet gradually acquired an inner strength. Whereas he once shied away from direct engagement with his enemies (preferring to let the Player King (Kenan Yüksel) do the work for him), he positively welcomed the chance to fight Laertes at the end. (“That is Laertes/ A very noble youth: mark.”) This was followed by the Gravedigger scene where Hamlet invokes the earth “which kept the world in awe,/ Should patch the earth, which kept the world in awe.” He delivered these lines in a confident tone, suggesting that he was not afraid to die, even if he lost the forthcoming duel. By contrast Claudius became more and more agitated, as he realized that his plans to remove Hamlet from court had all come to naught. He walked excitedly about the stage, sitting on his throne and then in Hamlet’s chair. The title of this production (Hamlet Forever) had particular significance for Claudius, as he could never banish him from his mind. Despite his best efforts to rig the duel in Laertes’ favour (by poisoning Laertes’ rapier), the King’s fate was sealed: Hamlet pushed him into a chair and frenziedly stabbed him to death. Justice had been done; now Hamlet could die a happy man, his mind at last put to rest.

Laertes delivered the final speech praising Hamlet’s ability to behave “most royally” thoughout the previous four acts. This final alteration seemed particularly suitable for a revival that above all showed Hamlet overcoming his mental torment and emerging a better person at the end. Nimbly directed and ably performed by a fourteen-strong cast, this was a lucid yet intriguing rendering of Shakespeare’s play.

TURKEY

THEATRE REVIEWS

 kindly provided by Dr. Laurence Raw

THEATREWORLD

Internet Magazine

EUROPE & ASIA

Murat Karahüseyinoğlu’nun bu yorumunda oyun,  vurucu bir şekilde açılıyor- savaş alanında Horatio ve Marcellus arasındaki sahne ile değil, Hamlet’in meşhur “ olmak ya da olmamak” monoloğunu yaptığı sahneyle.Bu efekt, Olivier’in 1948 yılındaki filmini hatırlatıyor. Filmde dış ses bize, bu filmin “ karar veremeyen” bir adamın trajedisi olduğunu söyler. Murat Karahüseyinoğlu’nun  rejisinde, Hamlet’in kararsızlığı, Hayalet’in sözlerinden kaynaklanmıyor, sebep daha çok, Cladius’un ona karşı tavrı. Kralın, herkesin içinde Hamlet’e abartılı bir saygı gösterirken bile, ona güvenmediği  açıkça ortada. Bu yüzden, Laertes’i kendi özel koruması olarak tayin ederken, Polonius’u, Hamlet’in her hareketini izlemeye zorluyor. Böylesi tedbirlere aslında hiç gerek yok. Bu yorumda Hamlet, siyah paltolu ve uzun atkılı, uzun boylu, şiddet içeren bir olaya karışmak yerine, daha çok kitap okumayı tercih eden gayretli bir figür. Cladius’un davranışı onu o kadar tedirgin ediyor ki, dünyadaki yerini sorgulamaya başlıyor.

Bu yorumda, Hayalet, hiç görünmüyor ama Hamlet’in hayal dünyasının bir ürünü olarak temsil ediliyor. Hayaletin konuşmaları, bu sahnenin sonuna doğru, Hamlet, posta pulu genişliğindeki sahnenin ortasında durmuş, yüzü acıyla buruşmuş bir haldeyken,  dış ses olarak veriliyor. Prens Hitherto babasının ölümüyle ilgili gerçeği  kabullenmek için büyük çaba harcıyor ama Cladius’un davranışı onu, arkasından kovalayan anılara geri götürüyor. Bu acılara rağmen, Hamlet’in en kısa zamanda amcasını öldürmekten  başka çaresi kalmıyor.

Bu yorumda, Shakespeare’in oyunu Hamlet ile Cladius arasındaki niyet, istek, amaç savaşına dönüştürülmüş. Rosencrantz ve Guildernstern  çıkarılmış, Ophelia ile Gertrude arka planda kalıp önemsizleştirilmiş.Hamlet’in Ophelia ile konuşmaları da, kısaltılmış. Maksatlı imaların hiçbiri, örneğin, “Ülke meselelerini mi kastettiğimi sanıyorsun?” bu çeviride yer almamış. Doğrusu Ophelia oldukça renksiz, Polonius ve Cladius’un baskıcı baba kontrolündeki  bir kişilik olarak görünüyor. Hamlet ona “Seni sevmedim hiç” dediğinde, Ophelia, “ Aldanan daha çok ben oldum” diye cevap veriyor ve kaygıyla, Cladius’a öğrendiklerini aktarmak için her kelimeyi dikkatle dinleyerek, arkada saklanmış duran Polonius’a bakıyor. Oyunun daha sonra bir bölümünde, Ophelius aklını kaybettiğinde, Cladius hemen,  onun hastalığının “ tamamiyle babasının ölümünden” kaynaklandığı yorumunu yapıyor. Ancak yüzündeki suçluluk ifadesi tam tersini gösteriyor. Ophelia’nın aklını kaçırmasından kendisinin sorumlu olduğunu çok geç fark ediyor. Gertrude da hemen arkasından kendi hatalarını anlıyor, Cladius, onun herkesin önünde konuşmasına izin vermeyi reddettikten sonra. Repliklerinin çoğu, (örneğin Oyuncu Sahnesinde) çıkarılmış, acı bir kırgınlık tonunda söylenen “ how fares my lord?” deyimi korunmuş. Gertrude kendi ve Hamlet arasında geçen,  Hamlet’in Polonius’u örtünün arkasında öldürdüğü  ve annesini

“ yağaındaki terle” lekelenmiş olmakla suçladığı, kısaltılmış sahne boyunca da aynı şekilde, sessiz kalıyor. Hamlet,  annesini yatağa fırlatıyor, Polonius’u bıçaklayıp, seyirciye doğru dönüp , Cladius’un “ esas adamın katili” olduğunu haber veriyor. Gertrude’un zinası onun için gerçek bir ipucu değil, daha da önemli olan, onun kralın birinci casusunu ortadan kaldırması.

( bu sebepten mahkemeye ortaya çıkma korkusu olmadan çıkacak)

Oyunun bu yorumunda, net olarak çizilmiş iki merkez performansı görmek önemli. Ne Fatih Al’ın Hamlet’i, ne de Serdar Öztürk’ün Cladius’u bu anlamda, hayal kırıklığına uğratmıyor. Oyun açıldıkça, Hamlet, giderek içsel bir güç ediniyor. Düşmanlarıyla direkt olarak muhatap olmaktan bir keresinde kaçınırken ( Oyuncu Kral’ın kendi yerine oynamasını tercih ederek), sonunda Laertes ile savaşma şansını yakalamış oluyor. ( O Laertes, Çok soylu bir genç: Gösterin) Bunu, Hamlet’in toprağa yakarışta bulunduğu Mezar Kazıcının sahnesi izliyor. “ Dünyayı dehşet içinde tutan/ toprağı işlemeli, dünyayı dehşet içinde tutan” Bu replikleri kendinden emin bir tonda söylüyor. Ölmekten korkmadığını beyan ederek, gelecek düelloda kaybetmiş olsa bile. Buna tezat olarak, Cladius daha ve daha çok tedirgin ve telaşlı, Hamlet’i mahkemeden uzaklaştırma planları başarısızlığa uğradığı için. Heyecanla, sahne üstüne yürüyor, tahtına ve sonra Hamlet’in koltuğuna oturuyor. Bu oyunun adı ( Hamlet For ever) Cladius için özel bir anlama sahip, Cladius, Hamlet’î hiçbir zaman aklından çıkaramadığı için. Düellodo Leartes’in lehine şike yapmak için elinden geleni yapmasına rağmen, Hamlet’in kaderi yazılıyor.  Hamlet, onu bir sandalyeye itiyor ve ateşli bir şekilde onu ölümüne bıçaklıyor. Adalet, yerini buluyor, şimdi Hamlet, mutlu bir şekilde ölebilir, zihni sonunda huzura kavuşuyor.

Laertes, son sözleriyle Hamlet’in yeteneğini övüyor. Önceki dört sahne boyunca “en soylu” davranan kişi olduğunu söyleyerek. Bu son değişiklik, Hamlet’i, zihinsel olarak acı çeken ve sonunda iyi bir insan olarak ortaya çıkan bir kişi gibi gösteren bir yorumda  özellikle uygun görünüyor. Sıkı bir yönetilmiş ve ondört güçlü oyuncu tarafından ustaca yorumlanmış bu yorum, Shakespeare’in oyunun anlaşılır ve şaşırtıcı bir ifadesi.

“Hamlet Forever” ile

Shakespeare’e yalın bir gözle bakmak

MAYIS-HAZİRAN 2011

SAHNE DERGİS–Umut TOPRAK

Klasik dönemin ağır kurallarına ve karakter tutumuna karşı olan Shakespeare, Marlowe ve çağdaşlarına aykırı bir biçimde Shakespeare’i hayattan uzaklaştırdık. Onu bambaşka bir yere koyduk. O, hayatın tam merkezinden, en olağan ve en doğal olandan yola çıkarak insanın öz benliğinde trajik olanı ortaya koyarken, biz çok daha üstün değerleri büyük ve devasa bir oyunculuk anlayışıyla ele alıp onun karakterlerini üstün, seçilmiş özellikleri olan karakterlere dönüştürdük.

Londra’da eşimle kaldığım dönemde birçok farklı Shakespeare örneğini görme fırsatı bulduk. Shakespeare üzerine Londra’da aldığımız derslerde gördüklerimizi Shakespeare Globe Müzesi’nde de tarihsel bir yolculuğa çıkarak çok daha yaşamsal bir şekilde özümsedik. Shakespeare Backstage Workshop’larına katılarak Royal Shakespeare Company’nin çalışma metotları hakkında yakından bilgi sahibi olduk ve daha sonrada prova izleme imkanı bulduk. Ayrıca Royal Shakespeare Company’nin ve National Theatre’m birçok Shakespeare yorumunu ve hepsinden çarpıcı olan Peter Brook’un “The Tragedy of Hamlet”ini izleme şansına eriştik.

Bütün bu süreç içerisinde Londra’ya gitmeden önce bil­diklerimle orada öğrendiklerimi karşılaştırdığımda birçok ya­nılgı içerisinde olduğumuzu, Shakespeare’i hayattan ne kadar uzaklaştırdığımızı fark etmiştim. Öteki Tiyatro’nun “Hamlet Forever” adlı oyunu tekrar geçmişteki bir takım sorgulamala­rı hatırlamamı sağladı.

Bugün “Hamlet” gibi yıllardır tartışılan, sinemada bile de­falarca yorumlanmış, üzerine binlerce kitap yazılmış bir ko­nuda eleştiri yapmak çok daha kapsamlı ve uzmanlık isteyen bir iş. Bu yüzden Öteki Tiyatro’nun “Hamlet Forever’”ını ma­saya yatırmak yerine geçmişte Londra’da edindiğim tecrübe­lerin ışığında belli yanılgılar açısından bugün oyundaki bir ta­kım arayışların yüreğime nasıl su serptiğini belirtmek istiyo­rum sadece. Bu yüzden de öncelikle Shakespeare’in dönemi­ni ve bakış açısını ve bugüne ışık tutan yönlerini vurgulayarak Öteki’deki bakışı sorgulamak istiyorum.

Açıkçası Londra’da Stephen Lee’nin Shakespeare dersle­rine girene kadar Shakespeare oynayamadığımı düşünürdüm. Çünkü Shakespeare oynarken karakteri oluşturmak için üzeri­mize o kadar çok şey yüklenirdik ki bir süre sonra bir karakter yığını haline gelirdik ve insan olmaktan çıkmış bir varlık ha­linde insani duygular yaşamaya çalışırdık. Stephen bütün bu fazlalıkları bir kenara itmeyi ve birebir Shakespeare’in çeliş­kiler yaşayan, olağan ve insancıl karakterini görmemi sağladı. Shakespeare oynamanın çok daha pratik ve sade bir yolla başarılabildiğini bizzat derslerde karakterler üzerinde oyuncu­luk çalışmaları yaparken ve birçok farklı örneği izlerken gör­düm, dolayısıyla da bu bakış açısıyla çok daha iyi sonuç al­dım. Aynı sade yaklaşım çabasını Öteki Tiyatro’nun “Hamlet Forever” adlı oyununda görmek benim için çok yerinde oldu. Bu sayede bir takım yanılsamaların üzerine gitmek istiyorum.

Shakespeare’deki dünya ve insan kavramlarının geniş perspektif ile ele alınışı onun çağdaş kalmasındaki en önem­li etkenlerden biridir. Shakespeare’in “Dünya bir sahnedir.” sözü aslında onun yazdıklarının ne kadar güncel ve haya­tın içinden olduğunu vurgulamak içindi. Bugün Shakespeare hala güncel ise tamamen onun merkeze koyduğu insani ger­çeklik anlayışı buna sebeptir. İnsanı tüm çelişkileri ve derin­liğiyle ele alışının en büyük nedeni de Elizabeth Dönemiyle gelen İngiliz Kültür Devrimi’nin yani İngiliz Rönesansı’nın bir sonucudur. İnsan merkezli bir kültürel anlayış ve geçmi­şindeki kültür değerleriyle hesaplaşan insanın, kültür ve bil­giyle özgürleşmeye çalışarak geleceğe yönelmesi bu dönemin en belirgin özelliğidir. Karakterler klasik üsluptaki seçilmiş ve idealize edilmiş özellikleriyle değil tüm yönleriyle ele alınırlar.

Oysa biz, Klasik dönemin ağır kurallarına ve karakter tutumuna karşı olan Shakespeare, Marlowe ve çağdaşlarına aykırı bir biçimde Shakespeare’i hayattan uzaklaştırdık. Onu bambaşka bir yere koyduk. O, hayatın tam merkezinden, en olağan ve en doğal olandan yola çıkarak insanın öz benliğinde trajik olanı ortaya koyarken, biz çok daha üstün değerleri büyük ve devasa bir oyunculuk anlayışıyla ele alıp onun karakterlerini üstün, seçilmiş özellikleri olan karakterlere dönüştürdük. Stephen Lee bunu tarihsel olarak çok güzel açıklıyordu. Shakespeare’in döneminde Globe’ta da gördüğümüz gibi çerçeve sahnenin getirdiği “dördüncü duvar” mantığı yoktu, halkla iç içe bir tiyatro pratiği söz konusuydu. Bu ezberi bozan, oyuncuyu seyirciden uzaklaştıran, oyunculukta abartıyı ve insanüstü bir yüceliği öne çıkaran çerçeve mantığı Viktorya Döneminde başlayan ve gittikçe halktan uzaklaşarak gelişen bir şeydi. Düşünün ki bu mantık nasıl bir noktaya geldiyse 1960’larda Peter Hail, Peter Brook gibi dev isimler bir takım güncelleme çalışmaları yapmak için kolları sıvadılar. Peter Hail Royal Shakespeare Company’i kurarken burada John Barton ve Peter Brook gibi önemli tiyatro adamları Shakespeare’i her anlamda daha çağdaş yorumlamanın ve dilde Shakespeare İngilizcesini zedelemeden buna uygun bir sadeleştirme yapmanın yollarını aradılar. Shakespeare’i bugün ile ne kadar bağdaştırabildiklerini sorguladılar ve bu doğrultuda sahnelemeler yaptılar.

Bugün Öteki Tiyatronun bu abartıya kaçmayan, sade ve olağanlık arayışı bütün bu arayışlara paralel ve doğrudur. Young Victory Theatre gibi dönemin tiyatro binalarının seyircinin içinde yer alan sahne yapılanması tıpkı bugün olduğu gibi bu sadeliği ve samimiyeti zorunlu kılmaktaydı. Elizabeth döneminde belli asillerin korumasında olan birkaç kumpanyadan biri olan Lord Chamberlain’in Adamları’da bu tip bir tiyatro binası olan Globe’da her kesimden insana oyunlarım sunan popüler kumpanyalardan biriydi. Yani hem halka hem de asillere hitap eden modern bir tiyatro anlayışı gelişmekteydi. Bugün Modemizm ile Shakespeare metinleri arasındaki kaçınılmaz uyumun sebeplerinden biri de budur.

Shakespeare’in oyunlarının insanı merkeze koyan yapısı sahnenin yerleşiminde de kendisini gösterirdi. Bugünkü adıyla Shakespeare Globe olan bu sahnenin tasarımına bakıldığında, yerden bir metre yüksekliğindeki sahne tabanının bu dünyayı simgelediği görülürdü. “Play House” olarak da geçen bu sahnenin en önemli özelliklerinden biri poligonal bir şekilde olmasıydı. Sahnenin üç tarafı seyirci yeri olarak bu sahneyi çevrelemekteydi. Globe’un sözlük anlamında küre ve dünyanın da geçtiği düşünüldüğünde bu poligonal yapı bir anlam kazanmaktaydı.

Öteki Tiyatro’nun yapımı olan “Hamlet Forever”da da yer yer bu dönemin özelliklerini de anımsatan bir sahne düzenlemesine gidilmiş olması seyirciyle oyuncuyu buluşturma açısından çok doğru verilmiş bir karar diye düşünüyorum. Yalnızca seyirci oyuncu etkileşimi açısından değil oyunun deviniminde de bu seçim oldukça etken. Tabi ki Elizabeth döneminin sahneleme anlayışında da bu devinim oyunun dinamizmi açısından dikkat edilen bir öğeydi.

Elizabeth dönemi tiyatrosunda sahne değişimleri çok daha dinamik bir hızla gerçekleşmekteydi çünkü sahne belli bir yeri ifade etmiyordu. Dönemin yazarları Shakespeare, Marlowe ve Ben Johnson gibi yazarlar yer, zaman ve olay birliğini şart koşan “Üç birlik” kuralına uymuyorlar, mekanı ve zamanı değiştiriyorlar, daha özgür bir anlayışla yazıyorlardı. Sahne değişimleri de buna bağlı olarak farklı girişler ve açılar kullanılarak çok daha hızlı gerçekleşiyordu. Günümüzde üç saat süren oyun bu devingenliği sayesinde iki saatte oynanabiliyordu. Bütün bu devingenliği sağlayan en önemli etkenlerden biri de bir illüzyon kavramının aranmayışıydı. Seyirciyi sahnedeki olaylara inandırmak için ek bir çaba sarf etmek söz konusu değildi çünkü Shakespeare’de bunu yapan öyküdeki gerçekliğin kendisiydi. Onun oyunlarında sahne seyirci tarafından dört bir yandan kuşatıldığı için gerçekçi oyunlardaki gibi seyirci ile sahne arasına dördüncü bir duvar koymak mümkün değildi. Oyunlar seyirci ile iç içe oynanır ve yeri geldiğinde oyuncular seyirci ile ilişki kurar hatta bazı şeyleri direkt seyirciye anlatırdı. Shakespeare’in bu devingen ve esnek yapısı oyunların kuvvetli akışını sağlayan en önemli etkendi.

Bu koşullarda seyirci oyuncu iletişimi oyunculuktaki samimiyeti öne çıkarmaktaydı. Oyunculuk biçeminde çerçeve mantığının getirdiği abartılı ve seyirciden uzak oyunculuk anlayışı yerine seyirciye yakın ve samimi bir arayış söz konusuydu. Oyunculuktaki samimiyet ve ustalık oyundaki durumu ve atmosferi yaratan ve sahne geçişlerini kolaylaştıran en büyük etkendi.

Bu devingenlik ve oyuncuyu merkeze alan anlayış Öte­ki Tiyatro’nun “Hamlet Forever” adlı oyununda da uygulanı­yor. Shakespeare Globe’un sütunlarını andıran sütunlar sah­neyi belli bir merkez ile bölerek oyuncuyu bu merkeze koyan poligonal bir açı oluşturmuş. Bu hem farklı sahnelerin farklı açılardan ele alınmasını sağlamış hem de çerçeve mantığı ol­madığı için oyuna farklı bir derinlik kazandırmış. Buna bağ­lı olarak sahne değişimleri tıpkı Globe’daki gibi farklı girişler ve açılar kullanılarak arka arkaya çok hızlı bir devinimle ger­çekleşiyor. Ancak biz bu dinamik yapıyı oyunun ritmi bunu desteklediği anlarda daha iyi hissediyoruz

Metinde de belirlenen sahne dizgesi gelişen olayları daha anlaşılır ve dinamik kılmak adına tıpkı bu anlayışla yapılmış bir güncelleme çalışması. Öteki Tiyatro’nun metne anlamı gözeterek olabildiğince sade yaklaşımı oldukça cesur bir tutum çünkü genelde ülkemizde Shakespeare sahneleneceği zaman mutlaka yeni ve gösterişli bir reji yapma ihtiyacı, rejide şaşırtıcı ve etkileyici bir oluşuma gitme ihtiyacı hissedilir. M. Karahüseyinoğlu daha çok metin ile anlatmak istediğine odaklanmış. Bunun için de çok temel sahnelerden oluşan bir dizge kurmuş. Oyunculukta ve rejide olabildiğince sade ve metnin anlattıklarına odaklanan bir anlayışa gitmiş. Ayrıca rejisine sinema tadında farklı bir bakış açısıyla yaklaşması her açıdan seyirciyi içine alan bir atmosfer yaratmasını sağlamış.

Genel olarak oyunculuklarda “Hamlet” gibi iddialı bir eserde ustalık aranır ve eserde oynayan oyuncular şiddetli eleştirilerle karşı karşıya kalır. Ancak daha önce de belirttiğim gibi bu bir takım doğru arayışları ve bu arayışın da tarihsel ve kuramsal anlamda yıllardır uygulanan yanlış tutumla­ra alternatif olması açısından ele aldığım bir inceleme yazısı­dır. Bu açıdan bakıldığında sahneye çıkan oyuncuların hiçbir abartıya kaçmadan, metnin getirdiği tüm koşullara içtenlik­le bağlanarak karaktere doğru yaklaşma çabaları takdire de­ğer. Bunun sonucunda ortak bir bütünlük oluşturulmuş ve bu yapı metinde anlatılmak isteneni çok daha net ortaya koyuyor. Belki biz oyunu müthiş bir hayranlıkla izlemiyoruz ama an­latılan hikayeyi bir takım reji atraksiyonları, oyunculuk mari­fetleri arasından “ha bir de anlatılan hikaye vardı” diyerek se­çip çıkarmıyoruz. Bu bütünlük içerisinde özellikle karakterler arasındaki ilişki bir denge tahtası gibi birbirini tamamlayan özellikte. Özellikle iktidar hırsının çok daha dikkatlice düzen­lenmiş olması ve Leartes karakterine bu farklı açıdan yakla­şılması aristokrasideki iktidar mantığının çok daha iyi ana­liz edilmesini sağlıyor. Ne istediğini bilen Laertes ile yaşadı­ğı çağın ilerisinde düşünen, feodal düzende kendini var ede­meyen Hamlet arasındaki koşutluk iyi dengelenmiş. Bu saye­de Hamlet karakteri çok daha belirgin ve net bir şekilde işlenmiş. Leartes karakteri bu yönüyle farklı ve iyi yorumlanmış

Laertes’i oynayan Bülent Bektaş aristokrasi hırsı ile dönemin gelişen çıkarcılık anlayışım çok iyi buluşturuyor. Hamlet’i oynayan Berk Türk ise sade ve naif yaklaşımıyla onun tam zıttı bir tavırda. Dolayısıyla iki karakter birbirini tamamlıyor. Polonius ise her zaman alıştığımızın tersine uyanıklığından çok dalkavukluğu ve olağan fütursuzluğuyla karşımıza çıkıyor. Oyuncu M.Nurkut İlhan, karaktere hiçbir abartıya kaçmadan çok doğal bir yaklaşım sergilemiş. Kraliçe Geartrude’u oynayan Erengül Öztürk ile Kral Claudius’u oynayan N.Fatih Günay yozlaşmış bir sistemin içerisinde boğulan iktidar çaresizliğini olabildiğince gerçekçi bir şekilde gözler önüne seriyorlar. Ophelia’yı oynayan Ceren Narinoğlu özverili bir oyunculuk sergiliyor ancak bütüne de uymak adına genel olarak eleştirdiğimiz uzak ve abartılı oyunculuk tarzından uzaklaşması gerekiyor. Tüm bu yozlaşmış ortama rağmen hiç değişmeyecek olan Horatio’yu oynayan Ece Köroğlu ise Horatio’nun ağırbaşlılığını ön plana çıkarmış ve oyun boyunca istikrarlı bir tutum sergilemiş. Shakespeare’in halka yakın, komik bir üslupla acı gerçekleri fütursuzca dile getiren karakterlerinden Mezarcı karakterini oynayan Adem Aydil’in karakterin ironik tutumunu samimi bir şekilde ortaya koyması görülmeye değer. Bütün bu yaklaşımlar hep bir bütüne hizmet ediyor. Karakterler arasındaki ilişkilerde çok net bir tutarlılık görüyoruz. Bu tutarlılığa kostümden ışığa kadar oyundaki her ayrıntıda dikkat edilmiş. “Hamlet Forever” isminin nedeni ise oyunun kendine özgü finalinde saklı. Bu final ile oyun, günü­müzde dahi değişmeyecek olan iktidar kavgalarını uzak açı­dan görmemizi sağlıyor.

Bütün bu doğru yönelimlerin ışığında Shakespeare’i bu denli samimi bir şekilde ele almaya çalışmak ve dönemsel özelliklerinden vazgeçmeden Shakespeare’e bu denli doğal bir gerçeklikle bakmak oldukça geç kalınmış bir yaklaşımdı. Bunun için tüm ekibi kutluyorum.

EKŞİ SÖZLÜK – Whynot666

sahnede duran sutunların dekor olduğunu oyunun sonunda öğrendiğim, tiyatro değil de sinema havasıyla izlediğim en güzel shakespeare oyunlarından biriydi. oyuncuları teker teker tebrik edilesi oyun. daha önce benim de amatör olarak canlandırdığım horatio karakterini canlandıran arkadaş tebrik edilesiydi.

GERİ DÖN